Kurmes Dernegi Resmi Web Sitesi

'Ortadoğu’daki muhalefet Rojava’da sınıfta kaldı' İBRAHİM AÇIKYER

Ambargo ve katliamlarla kuşatılan Rojava'da Kürtlerin yarattığı etkilerin Irak'ta federe Kürdistan yönetiminin yarattığı depremin kırılma noktası ve tarihi fırsatların bileşimi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Haluk Gerger, Kürtlere dönük katliamlar, oyunlar ve şiddet karşısındaki tavrıyla Ortadoğu muhalefetinin sınıfta kaldığının altını çizdi. "Rojava, Kürtlerin eskisi gibi hiçbir yerde yönetilemeyeceğinin son kanıtı, son ölçütü ve bu manada da son darbesi olacak" diyen Gerger, şu hususlara işaret etti: "Yeni Suriye stratejisi Kürtleri yok etmeyi hedefliyor. Türkiye ise Suriye’de Kürtlere yönelik katliam yapan çeteleri manevi, politik, ideolojik, askeri olarak destekliyor. Bunu bölgedeki Kürt stratejisinin taktik ve stratejik parçası olarak destekliyor."

Katliamcı çetelerin kadın, çocuk, yaşlı demeden gerçekleştirdiği vahşetin yanı sıra ambargo ve kuşatmayla kırılmaya çalışılan Rojava’da Kürtlerin, soykırımdan farksız saldırılara ve tehditlere rağmen giderek yayılan ve etkisi artan direnişi, bölgede tarihi gelişmeleri yarattı/yaratıyor. Katliam ve kuşatmalar nedeniyle toplu göçlerin yaşandığı Rojava’daki gelişmeler, bu gelişmelerin Kürtlerin yaşadığı parçalara yansıması, tarihsel ve devrimsel anlamda yarattığı etkiler, Kürtlere yönelik baskı, şiddet ve uluslararası ölçekteki yönelimler ile Türkiye'de Kürt sorununun çözümünü içeren sürecin seyrini Prof. Dr. Haluk Gerger ile konuştuk.

- Rojava’da geçtiğimiz yıldan bu yana Kürtlerin yarattığı devrimci çıkışın ardından ciddi bir biçimde ambargo, kuşatılmışlık ve vahşice işlenen katliamlar var. Güncel anlamda da bu durum artarak ve uluslararası sessizlikle birlikte devam ediyor. Mevcut tabloyu nasıl ele alıyorsunuz?

Rojava meselesi çok boyutlu. Suriye muhalefeti açısından Kürtlere ilişkin tavır litmus testi. Suriye muhalefetinin eğer Baas diktatörlüğüne karşı demokratik bir halk hareketi olarak görüyorsak ilk uygulamamız gereken ölçüt ezilenlerinin ezilenine, yani Ortadoğu’da en fazla ezilenin ezilenine ses çıkartılmayan Kürtlere ilişkin tavırlarına bakmak gerekir. Litmus testi dediğim o. Kürtlerin son derece mütevazi taleplerine, doğal haklarına gereken saygıyı göstermediler. Baas’ın o milliyetçi, zehirli virüsünün buralara da yansıdığı dolayısıyla bu muhalefetin demokratik karakterine darbe indirdiği, özünü yaraladığı bir örnek karşımızda var. Kürtlere ilişkin tavır. Bunu biraz daha açarsak Kürtlere tavır kendilerinin bölge statükosuna, batıya, diktatörlüklere muhalif olan kesimlerin tavırlarını anlamak bakımından da bir litmus testi. Sadece Suriye olarak değil.

ORTADOĞU MUHALEFETİ SINIFTA KALDI

Mesela El Kaide’nin, öteki Müslümanların Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de onların demokratik özünü ve karakterini anlamak bakımından da ölçüt. Bu iki açıdan baktığımızda Ortadoğu’daki demokratik muhalefetin önemli bir bölümü sınıfta kalıyor. Bu en temel ölçütü karşılayamıyor. Yani Kürtlerin doğal, meşru haklarına saygı göstermiyorlar. Giderek vahşete dönüşen saldırganlık sergiliyorlar. O zaman Kürtlere saldıran bu eski Baascı Suriye versiyonu, Irak versiyonu ya da Türkiye’deki gibi saldıran diktatörlük rejimlerine, antidemokratik militarist rejimlerden farkı ne? Bir yanı bu.

İkinci yanı muhalefetin karakterini anlamak bakımından değil, Rojava bölge statükosu bakımından kritik bir nokta. Kendi boyutunu aşan bir önemi ve özelliği var. Arap baharı, Arap isyanları denilen süreçle başlayan gelişmeler tek tek ülkeleri Tunus, Mısır gibi rejimleri etkiliyor ama bölgesel statükoyu, düzeni oluşturan birimleri, parçaları etkilediği oranda bölge statükosunu da etkiliyor ister istemez. Şimdi pek çok şey söylenebilir. Ortadoğu düzeni değişiyor. Kökeni nedir? Birinci dünya savaşında herkesin söylediği ünlü İngiliz Fransız anlaşması Sykes-Picot. Bu gizli bir anlaşma. Osmanlı zulmüne ve egemenliğine karşı başlatılan Ortadoğu halklarının meşru direnişlerine yönelik gizli anlaşma. Bu anlaşmanın sonunu biliyoruz. Bir hegemonik baskıdan kurtulmaya çalışan Ortadoğu anlaşma sonrasında savaşı da kazanan klasik sömürgeciliğin sultası altına düştü. Demek ki bugünkü Ortadoğu düzeninin temeli sömürgeci statükodan kaynaklanmış olması. Bu sömürgeci statüko zamanla değişikliklere uğradı ama özü pek değişmedi. Bu genel Ortadoğu halkları bakımından bir sömürgeci orijine sahip olması dolayısıyla önemli. Kürtler bakımından daha önemli. 1. Dünya Savaşı sonrasında kurulan sömürgeci orijinli Ortadoğu düzeninde Arapların şöyle ya da böyle iki elin parmaklarından fazla devletleri oldu. Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Kürtlere sadece kendi devletlerini kurma hakkı esirgenmiş olmadı. Bir de Kürtler parçalandılar ve bölündüler. Statüsüz bırakıldılar. Yani aslanların ağzına atıldılar. Bu statüko kırılıyor. Yerine ne geleceğini tabi şimdiden bilmiyoruz. Yerine oluşacak olan yeni statükonun temel özelliklerinden biri statüsüz bırakılmış Kürtlerin ne olacağı? Biraz da bu yeni düzenin yeni ölçüsü de bu olacak. Yeni düzen olacaksa o düzende ölçüt eskiden statüsüz bırakılmış, bölünmüş Kürtlerin durumunda oluşacak bir değişiklik. Yeninin temel ölçütü bu.

‘ROJAVA, KÜRTLERİN ESKİSİ GİBİ YÖNETİLEMEYECEĞİNİN SON KANITI’

- Yeni ölçüt ekseninde Irak’ta Kürtlerin resmi statü kazandığı Federal Kürdistan bölgesel yönetimi gibi Rojava’nın da böylesi bir statüye doğru gidiş süreci yaşanıyor. Yeni temel ölçüt bağlamında bunun etkileri neler olur?

Şimdi oraya geleceğim. Kürtler bakımından da bahsettiğimiz bu statüko kırılıyor. Büyük travma yaşıyor bölge statükosu. Kürtler de artık eski Kürtler değil. Örgütlüler, bilinçliler, büyük ulusal aydınlanma yaşadılar her parçada kendi koşulları içinde. Kürtlerin de bu direngen, inatçı varlığıyla zaten önemli ölçüde stres altındaki bölgesel statüko Kürt bakımından kırılıyor. İlk büyük kırılma Güney Kürdistan’da oldu. İlk defa Kürtler, de facto statü elde etti. Irak parçasında elde etti. Parçaların birinde statüko elde edildi ama bu kazanım bölge düzenine bölge statükosuna Kürtlerin bir aktör olarak katılmasıyla sonuçlanacak mı? Yani Irak’taki statükoda statüsüz Kürtlerin elde ettiği bu statüko bölgeye yansıyacak mı? Tabii Güney Kürdistan yönetimi bir bölgesel aktör olduğu ölçüde bölge düzenine de yeni bir Kürt aktörün katılımıyla değişmiş olacak. Ama burada bir sınır var. Yeni düzenin arkasında temel güç olan ABD, Kürtlerin Irak’ta statü kazanmasına razıydı, destekledi. Ama bölgesel aktör olma konusunda ayak diriyor. Nitekim Türkiye, Barzani hükümetiyle ilişki kurmaya kalktığında ABD karşı çıktı. Irak’ı bölüyorsun dedi. Biraz da kendi topraklarının ve sınırlarının dışında aktör olarak varlığının yadsınması demek Kürt yönetiminin. İşte Rojava bu kırılmayı tamamlayacak. Eğer Rojava’da da Kürt statüsü elde edilirse Güney Kürdistan’da elde edilen statüko önlenemez duruma gelecek. Böylece bölge statükosunda bölge düzeninin de Kürtlerin yeni bir aktör olduğu, farklı bir karakter kazanmaya başlayacak. Demek ki Rojava’nın bölge için böyle bir özelliği var. Kürtler bakımındansa bu statü elde etme sürecinde Güney Kürdistan önemli bir kazanımdır. Rojava’da yeni bir statü elde edilmesi artık Kürtlerin eskisi gibi hiçbir yerde yönetilemeyeceğinin son kanıtı, son ölçütü ve bu manada da son darbesi olacak.

‘GÜNEY KÜRDİSTAN’DAKİ DEPREM ROJAVA’DA KIRILMAYA DÖNÜŞECEK’

Çünkü bugün Rojava eğer Kürtler orada da meşru, demokratik, ulusal haklarını elde edip statü sahibi olursa, ---İran’ı bir tarafa bırakalım. Çünkü İran resmen Kürt halkının varlığını tanıyor o ayrı konu- Türkiye’nin iki önemi var. Birincisi Kürdistan’ın kalbi, ekonomik çeşitlilik, insan potansiyeli, nüfus ve toprak büyüklüğü, tüm bu ölçütlere baktığımızda en stratejik yeri bölünmüş Kürdistan’ın. İkincisi ise Türkiye, Kürtlerin en fazla inkar edildiği yer. Türkiye, Rojava’da da işler değişir Kürtler statüsü elde ederse, statü sahibi Kürtlerle komşu olacak ve kendi Kürtlerine statü tanımaması gibi bir durum olmayacak. Büyük kırılmalar olacak. Türkiye ve bölge düzeni bakımından da kırılma olacak. Kürtlerin statüsüzlüğü ve talihsizliği bakımından da kırılma olacak. Stratejik aşama olacak. Ondan sonra onun için Rojava kendi boyutlarından daha büyük öneme sahip. Öteki iki parçada Kürtleri statüsüz tutma imkanları ortadan kalkacaktır. Güney Kürdistan’ın başlattığı deprem ve sarsıntı Rojava’da kırılmaya dönüşecek ve farklı bir mecraya girecek işler.

- PYD, özerk yönetimlerini oluşturma çalışmaları yürüttüğünü ve bunu deklere edeceğini açıkladı. Bahsettiğiniz o kırılma noktası yani Rojava’nın politik ve stratejik önemi artık Kürtlerin kendi özerk yönetimlerini ilan etmeleri halinde bu resmiyete dökülecek. Güneydeki komşular Kürtler olacak. Fakat Türkiye’nin aklı son derece pişmanlık hisleriyle 2003’te ABD’nin Irak’a müdahalesindeki tezkerede. Çeteci gruplara verdiği destek iddiaları var. Katliamlara sessiz kalması da dikkat çeken ayrı bir husus.

Türkiye’deki statüsüz Kürt düzeni ile bölgedeki statüsüz Kürt statükosu birbirine payandaydı. İkisi birbirinden besleniyordu, birbirinden güç alıp, tahkim ediyordu birbirini. Bu düzen bölgesel ve Türkiye düzeni de bir tarafta kırılma olunca öte tarafta etkileniyor. Nasıl ki birbirini besleyip güçlendiriyorsa birinde ortaya çıkan zaaf ve kırılma diğerini olumsuz etkiliyor. Bölgedeki kırılmalar, Türkiye düzenini sürdürülemez hale getiriyor. Onun için Rojava önemli. Türkiye Irak’tan ders çıkardı. Devlet dersi çıkardı. O da şu; “biz askeri varlıkla beslenen bir müdahil olamadık Irak’ta.” Şu ya da bu nedenlerle. Ona girmiyorum. “Olamadığımız için gelişmeleri etkileyemedik, bu yüzden Güney Kürdistan ortaya çıktık. Biz orada askerle beslenen bir varlık halinde bulunsaydık bu oluşuma izin vermezdik” diye muhasebesini yaptı. Hatta bir generalin deyimiyle “orayı ot bitmez hale getirirdik.” Ders bu. “O zaman yeni Güney Kürdistan türü oluşum olmaması için Suriye’de olmalıyız. Askeri olarak beslenen bir varlıkla orada olmalıyız.” İlk plan buydu. Ama bu kırmızı çizgiler, Irak’ta mesela Güney Kürdistan’a ilişkin çalışmadı. Önce pembeleşti sonra ortadan kalktı. İki şeye tosladı. Bir ABD’ye, iki Kürtlerin direngenliğine ve varlığına tosladı. Aynı şey Suriye’de oldu. Bu kadar kendini öne atmasının nedeni temelde oydu. Kürt oluşumunu önleyecek askeri varlıkla Suriye’de bulunmak. Tampon bölge olarak, doğrudan bir işgalin parçası olarak ama mutlaka orada olmak.

Bu saldırgan ve maceracı siyaset batıyı da zora soktu, korkuttu. ABD tarafından engellendi. Yine tosladı emperyalizmin duvarına. İkincisi Rojava’da da böylesi örgütlü bir Kürt varlığının bu kadar etkin biçimde oluşmuş olabileceğini düşünemediler. Oradaki direnişi de kıramadıklarını gördüler. İkinci toslama böyle oldu. Bu nasıl bir sonuç yarattı Türkiye’de? İki şey olabilirdi. Hazır Kürt sorununa çözüm aranırken Rojava’daki objektif durumla birlikte Türkiye daha rahat bir dönüşüm sağlayabilirdi. Güney Kürdistan’la komşu ilişkileri var. Bir Kürt komşusu daha olacak. Böylece içerideki demokratik dönüşüme bir fırsat diye yararlanılabilirdi. Ya da çözüm iradesi Rojava’ya yaklaşınca daha işbirlikçi el uzatılmasını sağlayabilirdi. Türkiye bu fırsatı kullanmadı. Türkiye’deki açılım dediğimiz şey içe sindirilmiş, zihinsel bir dönüşüme dayanmıyor. Şartların, Kürt direnişinin ve bölge konjonktürünün zorlamasıyla kerhen, mecburen atılmış, çok da planlanmamış kısa vadeli kimi adımlara dayandığı için gerçek manada bir çözüm iradesi göstermiyor. O irade olmayınca Rojava’ya öyle yaklaşıp içeride de böyle davranıyor.

‘PROBLEM TÜRKİYE’NİN ÇETELERİ DESTEKLEMESİ VE SUÇA ORTAK OLUŞU’

Türkiye iki mesele ile bu işin içinde. Birincisi bizim anladığımız manada bir millet olarak kabul edip, bundan doğan demokratik ve meşru haklarına sahip Kürdistan ve Kürt milleti kavramı, devlet aklında ve toplum vicdanında yer etmiş değil. Bu dönüşüme gelmiş değil. Oraya gelmeden de çözüm bulamıyor. Oraya gelmeden çözüm iki şekilde olabilir. Kürtlerin ezilmesi ve dolandırılması, aldatılması biçiminde olabilir. Eski Kürtler yok. Askeri olarak ezmek mümkün değil. Politik olarak kandırmak mümkün değil. Türkiye bir çıkmazda. Türkiye’nin bölge statükosu emperyalizm ve siyonizmle işbirliğinde iki temele dayanıyor. Kürt sorunundaki çözümsüzlük bakışını güçlendiriyor. Biri Şiî-Sünni ayrımına, kavgasına dayanıyor. İkincisi Arap-Kürt çelişkilerine oynamaya dayanıyor. Bu iki faktörü göz önüne alırsak Türkiye’nin Suriye’de neler yaptığını anlayabiliriz. Kendisi Kürt mevcudiyetine razı olmadığı için, oradaki Kürt oluşumunun kendi statüsüz Kürt düzenini sürdüremez hale getireceğini bildiği için ona karşı. Bir diğeri ise Arap-Kürt çelişkisi işine geliyor. Üçüncüsü ise genel stratejisi emperyalizmle uyumlu biçimde Sünni-Şiî çatışmasını körüklemek. Bu üç faktörden ötürü allame-i cihan olmaya gerek yok. İstihbari bilgilere, askeri kaynaklara inmeye gerek yok. Türkiye, Suriye’de Kürtlere katliam yapan çeteleri manevi, politik, ideolojik, askeri olarak destekliyor. Ve bunu genel bölge Kürt stratejisinin taktik ve stratejik parçası olarak destekliyor. Türkiye o suçu paylaşıyor. Aktif olarak içinde yer alıyor. Problemde buradan çıkıyor. Bu noktada bir şeyi daha eklemek istiyorum. Türkiye’nin Suriye’ye tampon bölge aracılığıyla doğrudan işgalle askeri güç olarak ABD ile müdahil olarak Kürtleri ezmek ve Kürtlerin meşru taleplerini sınırlama stratejisi ABD tarafından veto edildi. Ne dedi ABD bunun karşılığında Afganistan’dan Irak’a kadar girdiği askeri ve stratejik bunalım, kendi iç sorunları nedeniyle Suriye’de frene bastı. Türkiye’yi dizginledi. Çünkü Türkiye’nin kendisini de bir askeri maceraya, felakete götüreceğini, bunun da bölge ve dünya güvenliği çapında altından kalkamayacağı büyük kargaşalar ve istikrarsızlıklar yaratacağını bildiği için sırf Kürtleri orada durdurmak için dünyayı ateşe atmaya hazır Türkiye’den ABD de korktu.

‘YENİ SURİYE PROJESİ’

Clinton, Dışişleri Bakanıyken söyledi; “Suriye, Irak gibi olmasın. Irak’ta bürokrasi ve orduyu dağıttık. Kargaşa oldu, kontrolümüzden çıktı. Suriye’de de böyle olmasın. Baas iskeleti kalsın, Esad gitsin.” Yani bir saray darbesine davetiye çıkardı. Bu aynı zamanda Esad’ı yenememenin taktik esnekliğiydi. Suriye içindeki muhalefete, Baas ve ordu bürokrasisine olta attı. “Esad’ı içeride darbe ile devirin. Ben sizinle anlaşma yolunu bulurum.” Saray darbesi. Şimdiki strateji bu. Baas kalır ABD’nin etkin olduğu ve kontrol ettiği yeni Suriye oluşur, kontrol edilebilir bir Suriye’dir. İşbirlikçi, bürokratik ve askeri unsurlar devreye girer. Bu arada Rusya’nın da Laskiye gibi yerlerde çıkarları var. “Ruslar da ikna edilir. Çıkarları tehlikeye girmez. Böyle bir yeni Suriye kuralım.” Türkiye buna çok direndi. En son Obama’yla görüşmesinde Erdoğan fazla direnemedi ve bu genel gidişi kabul etti. İsrail ve Suriye halen doğrudan ABD müdahalesini istiyorlar. Ama bugün için bunu ancak kışkırtan ufak işler yapabiliyorlar. İran’a da müdahale istiyorlar o ayrı mesele.

STRATEJİ AÇIK: KÜRTLERİ YOK ETMEK

Burada Kürtler bakımından bir başka tehlike daha çıkıyor. Suriye’de Baas’ın da etkin olacağı bir dönüşüm, Kürtleri her basımdan kuşatma demektir. Demokratik dönüşüm olmaz bu. Anti Kürt ve anti demokratik muhalefetin yanına bir de zaten Kürtleri yıllarca ezmiş olan Baas iskeleti de kalmış olarak katılacak. Yeni Suriye’ye Türkiye de müdahil olacak. Ve Kürtler iki koldan kuşatılmışken Baas’ın da katılımıyla üç dört koldan kuşatılmış olacak. Böyle bir oyun da oynanıyor. A planı doğrudan çetelerin Kürtleri katletmesi. Çeteler ne diyor; “bitireceğiz.” B planı saray darbesiyle bunları tamamlayamadığını Baas’ın da katılımıyla oluşacak yeni rejim tamamlasın. Yine Kürdistan’ı, Rojava’yı berhava edelim. Onun için durum Kürtler bakımından tehlikelidir. Tarafların stratejileri bu. Kürtler ise çok şey istemiyor. Demokratik, mütevazı, ulus olmaktan kaynaklanan temel taleplerini dillendiriyorlar. Dört bir taraftan vahşetle, silahla, hileyle, şiddetle kuşatılıyorlar. Böyle bir tablo var karşımızda.

- Türk basınında “PYD özerklik ilan edecek petrolü kendileri işleyecek” türünden yaygara da koparıldı.

Türkiye her türlü kirli yolu deniyor. Şöyle düşünüyor; “İçeride vuracağım, her darbe dışarıdaki Kürdistanlılara ve Kürtlere karşı elimi güçlendirir. Dışarıda Kürtlere vuracağım darbe de içeride Kürtlere karşı elimi güçlendirir.” Türkiye’nin formülü bu. Onun için ikisini de gücü yettiğince yapıyor. Bazen geri adım atıyor, bazen yumuşak tavırla yapmaya çalışıyor, bazen başkalarının sırtından yapmaya çalışıyor, bazen kendisi yapıyor ama yapmayacağı şey yok içeride ve dışarıda. Bunu görüyoruz. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu diyor ki; “Yeni demokratik Suriye oluşsun. Orada Kürtlere anayasal haklar verilse biz bunu kabul ederiz.” Ama öyle yeni Suriye konsepti var ki kafasında o Suriye demokratik bir Suriye olmayacak. Yani en azından Kürtler için olmayacak. O Suriye’nin içinde antidemokratizmini bugünde şimdiden muhalefetteyken gördüğümüz ÖSO’nun en gerici, en şoven unsurları olacak. Kürtlere saldıran çeteler, üstüne üstlük Baas rejimi olacak, ABD Türkiye gibi ülkeler müdahil olacak. Bu Suriye’den Kürtlere özgürlük çıkar mı? Buradan bakıldığında bile Türkiye’nin söyledikleri samimi değil. Kaynaklar bakımından Türkiye, Güney Kürdistan’ın petrolüne göz dikerken, ekonomik ilişkilerinden yararlanırken, kaynaklarından yararlanırken Suriye’de niye karşı çıkıyor? Suriye’deki petrol kaynakları, Suriye ile alakası olmayan El Kaide’nin mi olacak? Bunlar demogoji, hiçbir anlamı yok. Türkiye Kürtlerin petrol alanı sahibi olması, şu bu sahibi olmasında değil. Kürtlerin en temel demokratik haklara sahip olmasına karşı. Çiftine, çubuğuna, kimliğine, şeref ve haysiyetine karşı. Dolayısıyla işin petrole gelmesine gerek yok. Zaten PYD’nin öyle bir tavrı söz konusu değil. Kimse oradaki petrol kuyularına el koymuş değil. Oradaki gerici İslamcı gruplar bunu söylüyor.

- PYD’nin öne çıkmasıyla birlikte Eş Genel Başkan Salih Müslim, Türkiye’ye geldi, temaslarda bulundu. Yine İran’la da diplomasi yürüttü. Bu trafik sürerken, Eylül ayı ortalarında da Kürt Ulusal Konferansı toplanacak. Türkiye’nin de bölge siyasetinin çıkmazda olduğunu belirttiniz. Bu tabloda konferansın sürece etkisi ne olur?

Bu tablo Kürtler için risklerle dolu ve büyük fırsatlarla da dolu. Demokratik statü haklarını elde etmede tarih şimdiye kadar kendisine çok cimri davranmış. Bu fırsat da doğmuş durumda. Böylesi riskler karşısında tüm Kürt unsurların nerede olursa olsun hele de örgüt ve hükümet olanların bu riski değerlendirdiklerinden şüphe duymam. İlkesel bazda bir şey söyleyebilirim. Bu büyük imkan ve fırsat sadece PYD’ye ya da oradakilere değil tüm Kürtlere yönelik bir fırsat. Türkiye ve İran’daki Kürtler için de ulusal fırsat. Bir diğeri bölgenin demokratikleşmesi açısından bölge halkları için de fırsat. Kürtler özgürleştikçe onları ezen bölge halkları da kurtulacak, demokratikleşecek. Üçüncüsü böylesi kuşatılmış Kürtler için tek araçları var. Ben bir Türk’üm, “milli birlik ve beraberlik”ten çok çekmiş bir insanım. Ama bugün Kürtlere bu ölümcül riskler altında milli birlik ve beraberlik öneriyorum. Kürt ulusal birliği Türkiye’deki gibi ayrılıkları, farklılıkları ezen militarist karakterli olmamalı. Paylaşmayı ve dayanışmayı esas almalı. Ancak bu yolla Kürtler badireden kurtulur ve bölgeyi demokratikleştirir. Arapları, Farsları, Türkleri de kurtarır. Bu sadece Kürtlere, Kürdistan’a karşı değil aynı zamanda Ortadoğu’ya, Ortadoğu halklarına, giderek demokrasiye, bölgenin barışına karşı da bir sorumluluk.

Türkiye, ABD ya da başkaları tek tek Kürt örgütlerine, partilerine, kişiliklerine, şahsiyetlerine şantaj da yapabilirler. Ellerindeki üstün baskı araçlarını kullanabilirler bu dayanışmayı bozmak için. Nifak sokmak ve baskı yapmak isteyebilirler. Kürtler şunu öğrenebilmiştir; kendilerini bölmeye çalışan statüko onların bölmüşlüğü üzerinden onları inkara giden taktik deniyorlar. Hastalık da şifası da ortada. Ulusal konferansın tarihi sorumlulukları var. Nerede kimin inisiyatifinde yapıldığı önemli değil. Tarihi sorumluluğunu yerine getireceğinden eminim. Bizim de orada hakkımız var. Sadece Kürtlere değil tüm bölgeye özgürlük ve demokrasi getirsin. İnsani bir sorumluluk. Kendi içlerinde doğal olan çelişkilere, anlaşmazlıklara kurban edilmemesi gerek.

‘GÜÇLÜ BİR KÜRT ULUSAL İRADESİ ORTAYA ÇIKMALI’

- Kürt Ulusal Konferansı’na yaklaşık bir ay aylık süre var. Temel olarak bu süreci ele alacak olursak Türkiye’deki mevcut süreçle bağlantılı nasıl bir seyir izler?

Kürtler kurtuluşlarını “Türkiye’yle köprü kuracağız, ilişki kuracağız” diye kurban ederlerse, demokratik direniş yüzünü dünyaya gösteremezse Türkiye bundan cesaret alır. İçerideki çözümsüzlük siyasetini sürdürme cesareti alır. Ama Kürtler aksine ulusal birlikle, demokratik el uzatarak Türkiye’ye, dünyaya o güzel yüzlerini gösterirlerse o zaman Türkiye oturup kendi düzeninin sürdürülemez olduğunu, birleşik Kürt direnişi engelini siyaseten ve askeri olarak aşamayacağını görür. O zaman demokratik dönüşüm için daha esnek bir noktaya gelir. Önümüzdeki sürecin nereye gideceği ulusal kongre sonunda ortaya çıkacak olan Kürt cephesine bağlı. Güçlü bir Kürt cephesi Türkiye’de dönüşüm ve demokrasi arayışını güçlendirir. Güçsüz bir Kürt cephesi Türkiye içindeki çözüm sürecini baltalar. Yeniden savaş derinleşir. Bu savaşta bölge, Kürtler, Türkler zarar görür. Yeni vahşetler, katliamlar ortaya çıkar. Felakete gideriz. Başka da seçenek yok. Ya bu bölgesel değişim ve dönüşümü demokratik bir mecraya oturtup, Türkiye’nin de uyum sağladığı çözüm sürecine gidilir, demokratikleşme olur. Kürtler milli haklarına kavuşur, barış gelir. Ya da yeni bölünmeler, Şiî-Sünni, Kürt-Arap-Türk birbirini boğazlar, batılılar, siyonizm bundan nemalanır. Burada elbette Türkiye’nin dönüşümü, alacağı tavırlar önemli ama Kürtlerin alacağı tavırlar daha önemli. Türk hükümeti ve Türkiye’nin gideceği yönü belirleyecek olan Kürt profilidir. Türkiye’yi demokratik olarak zorlamak gerek. Hem AKP hem devlet hem toplum olarak Kürt sorununda demokratik, barışçıl çözüme giden zihinsel bir dönüşüm, ideolojik bir başkalaşım geçirmiş değil henüz. Onun için yolunu yordamını ararken bu kargaşada, bu işi salt şiddetle çözemeyeceğini görüyor ama yol yordam arayana da Kürtler yol yordam gösterecek. Bu da ulusal konferanstaki güçlü Kürt iradesinin ortaya çıkmasıyla mümkün olur.

- Konferans önümüzdeki süreci de belirleyecek diyorsunuz bir anlamda.

Kesinlikle öyle olacak. Türkiye’yi de çözüm sürecini de belirlerken Suriye’yi de belirleyecek. Sykes-Picot’dan sonra Kürtler direndi. Süleymaniye ve Erbil’de kimsayal silah atıp ezdiler. Yüz yıl sonra Kürtler, anti Sykes-Picot, anti sömürgeci Ortadoğu düzeni için en temel kritik aktör durumunda. Ulusal konferans da bunun için önemli bir sınav olacak.

- Ocak ayında Başbakan Erdoğan, “silahlar sussun fikirler konuşsun” dedi ama aradan 8 ay geçti. Ciddi anlamda sınırda yığınaklar arttı, bölgedeki karakollar artırıldı, KCK, “Hükümet 1 Eylül’e kadar adım atmazsa süreç tıkanır” yönlü açıklama yaptı. Bu noktada AKP’nin somut adım atmadığı yönünde ciddi eleştiriler var ve beklentiler karşılık arıyor.

Şöyle bir iyi niyet hep gösterdik. Başbakan ve hükümet Türk kamuoyunun hassasiyetlerini, biz o hassasiyetleri doğru bulmasak da anlamak da güçlük de çeksek, gerici, militarist, şovenist hassasiyetler de olsa hükümet ve başbakan kritik süreçte yüz yıllık soruna çözüm ararken bunları dikkate alıyor dedik. İstediğimiz şeyleri söylemiyor, kışkırtıcılar, faşistler, Kemalistler var, dedik. Hükümet o yüzden dilini bizim istediğimiz ölçüye getirmiyor eski dili kullanıyor dedik. Kürtler de öyle yaptı, anlayışla yaklaşmaya çalıştı. Başbakan esip gürledikçe Kürtler müzakere tavrını sürdürdüler. Ama geldiğimiz noktada bu kabul edilemez noktaya geldi. Müzakere, pazarlık, görüşme, atılmış adım yok, özerklik yok, af yok, anadil yok diyor. Ne var peki?

SAVAŞ NEDENİ SÖYLEMLER VE YAKLAŞIMLAR SÜRÜYOR

Kürtlerin yeni bir demokratik anayasada birer Türk olarak demokratik hakları bireysel manada kullanma var. Bu zaten savaş nedeniydi. Kürt sorununun ve savaşın nedeni bu. Kürt kimliğinin milli olarak inkarı devam edecekse çözüm nerede? Dil eski dil, hakaret aşağılama küfür. Kafa eski kafa; şoven ve militarist. Yaklaşım eski yaklaşım; şiddet, terör, karakol vs.. yapılanlar hep eski. Bu durumda en son başbakan dedi ki tam ipe un serdi birinci aşamada verdikleri sözleri tutmadılar dedi. Birinci aşama gerçekleşmediyse Kürtler de sözlerini tutmuyorsa çözüm süreci diye bir şey yok demektir. Ne isteniyor? Geri çekilme. O da başladı, yapıldı. Ağzıyla kuş tutmayı nasıl yapacak Kürtler? İmralı, “yanlış yapılan varsa katkıda bulunayım” diyor. “Odanı genişlettim, doktor gönderdim diyor. Hakaret etmektir bu. Bu durumda görüşme nasıl olacak? Görüşme ne demokratikleşme ne? Türk olun Türklerin haklarını kullanın! Eskiden beri söylenen sözler. Kürtler bunu reddediyor. Kürtler kendi milli haklarıyla Türklerle nasıl yaşayacaklar? Siz bu soruyu baştan sormayı gündemden çıkartırsanız sizin çözmek istediğiniz denklem yok ki. Durum bu. İyi niyete bağlamak olmaz. Zaten iyi niyet yok. Türkiye kurumlarıyla, devletiyle, bürokrasiyle, aydını sanatçısıyla, toplumuyla zihinsel dönüşüm, demokratik dönüşüm yaşamış değil. Bu iş olacaksa mecbur edilirse olacak! Koşullara uymak zorunda kaldığı için olacak! Dolayısıyla onu zorla demokratikleştirmemiz gerekiyor.

‘ÇÖZÜM OLMAZSA TÜRKİYE YÜZ YIL KENDİNE GELEMEZ’

Demokratik mücadeleyle demokrasiyi istemeyenleri demokratikleştirmeye çalışıyoruz. Kürtlerin görevi bu. Bu zor bir görev. Demokrasiden, iyilikten, silahtan, kötülükten anlamıyor. Bu diyardan da gidemeyeceğine göre, Kürtlerin taleplerindeki ısrarcılığı anlıyorum, hak veriyorum. Ama Kürtler bir daha asla kanmayacak ve askeri olarak da yenilemeyecek. Bu denklem ancak bir demokratikleşme ve çözüm sürecine baskı olabilir. Baskı sözcüğü bu manada. Demokratik direnişle, niyeti olmayanları dahi demokrasi istemeyenleri çözüme itmekten başka çare yok. Aksi halde büyük katliamlar yaşanır. Dünyanın efendileri ateşe benzinle gider, ellerini ovuşturup seyrederler. Türkiye kazanmaz. Yeni bir savaş bildiğimiz haliyle Türkiye’nin sonunun başlangıcı demektir. Kürtler acı çekerler. Kendilerini bir biçimde kurtarabilirler. Tam istedikleri gibi olmayabilir. Ama güney Kürdistan örneğinde olduğu gibi kendilerini kurtarabilirler fakat Türkler öyle bir cehennem ateşine düşebilirler ki, yüz yıl da çıkamazlar. Yeni savaş sürecinden öyle yeni bir Türkiye çıkar ki, küçük faşizmler anarşisine düşeriz. Birbirini yediği, faşizan ama aynı zamanda anarşik bir Türkiye ortaya çıkar. Bu tehlike daha çok biz Türkler için geçerli.

- Akil insanlar heyeti oluşturuldu, 7 bölgeye de gidip gezdiler. Fakat ortada sorun içinde sorun var ki, AKP’nin Akil İnsanları sadece kendisinin belirlemiş olması buna bir örnek. Bu yönlü eleştiriler de oldu muhalif çevrelerden. Şeklen yaklaşım söz konusu. Ciddi anlamda demokrasi eksikliği, çözümü içeren kapsamdan uzak bir yaklaşım hakim. “Demokrasi için baskı uygulamamız, zorlamamız gerekir” cümlenizin altını doldurmak için soruyorum, tablo bu iken ciddi düzeyde etki yaratılabilmesi için Türkiye’deki demokrasi güçlerinin üzerine düşen nelerdir, neler yapılmalı?

Bu çok zor bir soru. Türkiye’de inançları ve ilkeleri gereği karşılık beklemeksizin amasız, fakatsız Kürtlerin milli haklarını savunan tek grup olarak komünistleri görürüm. Bütün komünistleri değil. Gerçek komünistleri ve devrimcileri görürüm. Devletin siyasetinin sol cenahtaki versiyonları olan komünistler de var Türkiye’de, onları kastetmiyorum. Devrimcilerin durumu ortada. Kürtlerle ilişkileri de ortada. Hiçbir zaman aradaki muazzam güç farkından dolayı bir yan çok güçlü diğeri güçsüz. Her zaman sağlıklı gelişmiyor. Toplum içindeki güçleri de ortada onların. Böyle olunca sayısal olmasa bile toplumsal güç bakımından liberaller ve sol liberaller ortaya çıkıyor. Çünkü devrimcilerin sayısal ve toplumsal etki bakımından güçleri yok. Liberallerin toplumsal etki bakımından güçleri var. Bazılarının devlet bazılarının da işbirliği yaptığı batılı devletlerle de ilişkileri var. Bazen bu liberal ve sol liberal çevrelerden iyi sözler de duyuyoruz.

‘TÜRK AYDINI DEVLETİ NASIL KURTARACAĞINI DÜŞÜNÜYOR’

Fakat iki şey var; birincisi bu çevreler Kürtlerle yakınlaşmaya bir noktaya kadar geliyor. HDK çevresine gelmiyorlar örneğin. İşbirliklerinin bir sınırı var ve o sınır da birlikteliğe epey uzak bir sınır. İkincisi ideolojik takıntıları var. Aslında onların da meselesi devleti kurtarmak. Kürtlerin hakkını vermekten ziyade devleti kurtarma için Kürtlere ne verilebiliri tartışıyorlar. Üçüncü sakatlıkları güvenilmez oluşları. Bu çevreler çoğu soldan dönen çevreler. Yabancılarla ilişkileri de biliniyor. Ama bu hastalıkları söz konusu. Bir şey söylemek istiyorum. Hasan Cemal, İmralı’da Abdullah Öcalan yargılanmadan önceydi ve kendi gözümle okudum. Dedi ki; “Devlet Öcalan’ı kıvama getirmeden mahkemeye çıkarmasın.” Hasan Cemal, kulağı kesik eski bir solcudur. Kıvama getirmenin Türkçede tek bir karşılığı vardır. İlaçla mı, elektrikle mi getirirsin bilmem ama kıvama getirmek bu demek. O mahkeme, mahkeme değildi. Hiçbir hukuki, uluslararası standarda uymuyordu. Onu bile çok gördü. Kendisi sonra iyi şeyler de yazıyor. Kürtleri yeni tanıdığını söylüyor. Eskiden niye tanımıyorsun diye bir şey söyleyecek halimiz yok. Ama Kürtlerin de bizim de güvenmede şüpheli davranma hakkı yok mu? Bu işler zor. Birileri güveni yaratacak. Sen devleti kurtarayım diye ortaya çıkarsan, yüz, yüz elli senedir Türk aydınının durumu bu. Tanzimat’tan bu yana devleti nasıl kurtarırımın peşinde. Sen devleti nasıl kurtarmanın peşine düşerken Ermeni soykırımı oluyor, kirli savaşlar oluyor, böyle ilke olmaz. Vicdanı ahlakı özgürlüğü nasıl kurtaracağım. Buna bakılması gerekiyor.

Sosyolojik bir grup yok. Kürtler onun için yalnız başlarına. O yüzden birbirlerinin ellerini tutmaları gerek. Yine ulusal konferansa geldik. Ama kendilerine el uzatanları iki elle de tutsunlar. Bu sağcılar da İslamcılar da olsa yapılması gerekir ama şimdiye kadar iyi sınav vermiş bir güç yok. Güçsüz olup iyi sınav vermek de çözüm olmuyor. Onun da faydası yok. Bunu da devrimciler için söylüyorum. Kürtlerin işi bu bakımdan zor. Ama vicdanlı olan, demokrasiye inanan, insani değerlere inanan her insana her Türk’e ideolojisinden bağımsız olarak görev düşüyor. Kürtler de ilişkilerin de bu anlamda dikkatli olması gerekiyor. Ancak asıl görev egemen halkın temsilcilerine düşer.ANF