Kurmes Dernegi Resmi Web Sitesi

KANDİL: On yıl önce On yıl sonra...

 KANDİL: On yıl önce On yıl sonra...

Sabaha karşı uçakla indiğim Hewler’de önce pek bir şey görememiştim. Ama şimdi bir arabanın içinde şehiri bir baştan, diğer başına geçiyoruz. İlk izlenimin ne diye sorarsanız, inşaat derim. Şehir, inşaat halinde. Her yerde inşa edilen binalar var ve dahası yollar yapılıyor. Ya yeni yollar ya da genişletilen yollar... 

Gazete yönetimi, kimi röportajlar yapmak üzere bana Kandil’e gitmeyi önerdiğinde, aslında ilk ve kesin cevabım, “hayır” olmalıydı. Evinde ağır bir hastası olan kişinin, böylesi uzun bir yolculuğa çıkması, pek akıllıca bir davranış değildi doğrusu. Ancak, orada bir tarih yazılıyordu. Bu tarihsel gelişmeleri, oralara gitmiş gazeteci arkadaşlarımızın çabaları sayesinde izliyor ve de yansıtıyorduk ama orada olmak başkaydı.
İdare, beni ‘ikna’ edince, uçak bileti almak ve yanında biraz döviz bulundurmak gibi gerekli işleri birkaç saat içinde bitirdik ve kendimi o günün geceyarısında İstanbul Atatürk Havaalanı‘nda buldum. Havaalanında Hava-İş‘in grevi nedeniyle olsa gerek, sakince bir ortam söz konusuydu. Beni Kürtlerin deyişiyle Hewler, Arapların isimlendirmesiyle Erbil’e götürecek uçağa binmek üzere pasaport kontrolü sırasına girdim. Hewler’e her gün, birkaç firma, birkaç uçak kaldırıyormuş meğerse... 

Pasaport kontrolü sırasında, 35-40 yaşlarında bir genç ile tanıştım. O’nun da aynı yere gittiği ortaya çıkınca, sohbet koyulaştı. Onun önerisiyle, loungta uçağımızı bekliyoruz. Sohbet elbette Hewler üzerine. Sahi, o, Erbil demeyi tercih ediyor. Beni loungta ‘misafir’ eden kişi, meğerse müteahhit imiş. Firmasının adını sormadım ama Güney Kürdistan’da birçok inşaatta izolasyon işlerini yapmış. Çalıştığı işler arasında, Güney’de yapılan Amerikan üsleri de var. 

Perinçekçi müteahhit

“Güney’de kaç ABD askeri var” diye soruyorum. “Neredeyse, hiç yok!” diyor. Hepsi sivil giyimli, özel güvenlik şirketlerinin adamlarıymış. Müteahhit arkadaşın siyasi eğilimini merak edersiniz belki. AKP, CHP ya da MHP değil. Biliyorsunuz, Güney’deki birçok işte onlardan var. Ama onlardan biri değil. Kırk yıl düşünseniz de bulamazsınız zaten. Müteahhit, Doğu Perinçek hayranı!
Perinçek yanlısı müteahhit ile uçakta ayrı yerlere oturuyoruz. Ben hayallere dalıyorum. On yıl önce gördüğüm yerlerin hali nasıl acaba? O sefer, şanslıydım. Bir konferans bitimine denk gelmiş ve PKK’nin neredeyse tüm liderleriyle röportajlar yapabilmiştim. Bakalım, bu sefer beni neler bekliyor?

Uzunca bir ara sonra, uçakta yemek servisi başlıyor. Oldukça güzel yemekler doğrusu. Eee, böylesi yemeğe bir kırmızı şarap yakışır! Ne içmek istersiniz, diye soran hostese isteğimi söylüyorum. “Bu yolculuğumuzda içki servisimiz yoktur, efendim” cevabını alıyorum. Arabistan’a epeyce yaklaşmış olmalıyız. Evet, doğru, Güney’de halkın içkiyle pek arası yok ama gidenlerin hepsi oralı değil ki! 
Hewler’e İstanbul ve Ankara kalkışlı uçaklar var. Ama aktarmalarla, Türkiye’nin herhangi bir ilinden de gidebilirsiniz. Uçağımız sabaha karşı Hewler’e iniyor. Bir taksiye binip, bana yardımcı olabileceği sözünü veren Güneyli gazeteci arkadaşıma ulaşıyorum. Gazeteci arkadaşım, bilahire bir yerlere telefon ediyor. Birkaç saat sonra gelen araca biniyorum. Artık hedefim Kandil!

Uçak indiğinde ortalık karanlık olduğundan, Hewler’de pek bir şey görememiştim. Ama şimdi şehiri bir baştan, diğer başına geçiyoruz. İlk izlenimin ne diye sorarsanız, inşaat derim. Şehir inşaat halinde. Her yerde inşa edilen binalar var ve dahası yollar yapılıyor. Ya yeni yollar ya da genişletilen yollar...

Yollar dolu, hem de aşırı dolu. İzerimize, üzerimize doğru gelen araçlar, çoğunlukla tırlar ve tankerler. Petrol yüklü tankerler bazen uzun konvoylar oluşturuyor. En çok gördüğüm araç ise, benim şu anda içinde olduğum pikap türünde. Beş kişinin binebileceği ve arkasında 1 tona kadar eşya taşıyabilecek yer bulunan araçlar. Çoğu Toyota marka. Japon markalarını Güney Kore araçları zorlamaya çalışıyor. 
Gideceğim yere ulaşmak için 3-4 saat süren bir yolculuğa katlanmam gerekiyor. Bu süre içinde en az 3 kontrol noktasından geçiyoruz. Burada peşmergelerin sorması halinde, neler demem gerektiği üzerine daha önceden uyarılmış durumdayım. Yollar önce bölünmüş yollar halinde, sonra çizgili tek yollar ve ardından da toprak yollara dönüşüyor. Gidiyoruz, hababam gidiyoruz. Benim aklımda, gideceğim yerde, kimlerle karşılaşabileceğim ve kimlerle röportaj yapabileceğim. Sorular planlıyorum, görüşebileceğim kişilere sormak üzere... 

Kızıl Kandil

Yolda bir tabela görüyorum. İstünde Arapça yazılmış iki kelimenin altında “Kandala Sor”. Aman tanrım! Yoksa Kızıl Kandil’e mi geldim. Burası küçük bir cami ve etrafında birkaç ev olan küçük bir köy, daha doğrusu köycük. Ancak arabamız burada durmuyor ve devam ediyor. Araç, her geçen dakika, dağlara biraz daha yaklaşıyor.
İşte geldik!.. Araç, genişçe bir meydanda duruyor. Ancak meydan dağların arasında. Yani içeriye girinceye kadar fark edilmeyen bir yer burası. Buraya “Alım” ya da “Alım noktası“ deniliyormuş. Benim için, şaşırtıcı oluyor; çünkü alım ya da satın alma yeri denilince, 10 yıl önce gördüğüm yer değil. Demek ki, bir başka yerdeyim...

Telefon yasak!

Bir ocağın başında, 5-6 gerilla var. Ocağın üstünde çaydanlık ve küçük bir kazan var. Gerillaların hepsi, birer birer bana “hoşgeldin” ve “nasılsın” diyor, elbette Kürtçe. Ben de, dilim yettiğince Kürtçe, ardından Türkçe selamlıyorum kendilerini. Sonra gelişimin sebebini ve talebimi yetkili gerillaya söylüyorum. “Tamam” denildikten sonra, hemen telefonum ve buna benzer bir aletim varsa, kendilerine vermem isteniyor.

Mangadaki ilgili gerilla, telefonumu aldıktan sonra, çipini ve pilini çıkartıp, bir paket haline getiriyor ve üstüne ismimi yazıp, bir torbaya koyuyor. Dönünceye kadar telefonum onlara zimmetli. Bu, onlar açısından zorunlu bir güvenlik önlemi. Çünkü telefonlar üzerinden sizi ve gidilip-görüşülen kişiyi izleyebilirler. Daha sonra manganın komutanı beni, kameriye diyebileceğimiz bir çardak altına davet ediyor. Hemen ilk çaylar geliyor ve içiyoruz. Birkaç saat sonra da yemek geliyor ve hep birlikte yiyoruz. Burada üç öğün yemek çıkıyormuş. Günün nöbetçisi bu işleri yapmakla yükümlü ama herkes kendisine yardımcı oluyor.

Çaylar şirketten!

Beni getiren araç, bir süre sonra, buradan birçok sivil kişiyi doldurup, Hewler’e geri dönüyor. Ezbere Hewler, diyorum ama belki bir başka yeredir. Bu arada, beni buraya rüzgar gibi getiren şoförümün bir gözü görmeyen, bir ayağında platin bulunan bir gazi olduğunu öğreniyorum..
 
Gidecekler de hareket ettikten sonra, ortalık biraz kararmaya başlıyor ve beni bu kez de mangaya davet ediyorlar. Çünkü benim talebim, muhatabından başkası okuyamayacak şekilde bantla kapatılan bir notla ilgili kişiye gönderildi ya da yarın sabah gönderilecek ve ben oradan gelen not ya da açık talimata kadar buradayım. Buranın misafiriyim. Yemek ve çay servisi gani. Ama boş, boş oturmak benim için sıkıcı bir durum. 

Bana eşlik eden gerilla, “geldik!” diyor. Hani nereye geldik. Ortalıkta hiçbir şey yok. Demek böyle çimenlerin üzerine uzanıp uyuyacağız. Ancak o, bir yere eğiliyor ve çok dikkatli şekilde bakmayınca görünmeyen bir battaniyeyi aralayıp giriyor. Ben de ardından iyice eğilerek, neredeyse emekleyerek bir yere giriyorum. Burası en az iki salon büyüklüğünde bir şikeft. Kürtçe bilmeyenler şikeftin Türkçesini söyleyelim: mağara...

Şikefte yaşam

Bir yamaç oyularak oluşturulan şikeftin tabanı, duvarları ve tavanı naylon ve başka maddelerle izole edilmiş durumda. İçeride gerektiğinde yakılan tek bir ampül ve mutlaka bir televizyon var. Televizyon ve internet bağlantısı olmayan bilgisayarlar için gerekli olan elektrik ya mazotla çalışan jeneratörler ya da en küçük derelerde bile işe yarayan elektrik üreteçleri ile sağlanıyor.
Televizyonlar, uydu yayınlarını alıyor ve hiçbir haber ve tartışma programı kaçırılmıyor. Çevre güvenliğini sağlamak üzere nöbette olanların harincindeki gerillalar televizyonda haberleri dinliyor ve aralarında tartışıyorlar. Burayı ayrıntılı anlatıyorum; çünkü gittiğim her yerde böylesi yerlerde misafir edildim. 

Dağlarda kaldığım bir hafta boyunca misafir edildiğim 7 şikeftin ortak özelliklerinden bir başkası ise kedilerinin olması. Olası fare istilalarına karşı kapanlı tuzaklar değil kediler tercih ediliyor. Dışarıda ise, bulunulan bölgeye yaklaşan yabancılara karşı -en azından haber verici olarak- köpekler var. Durumları uygun kimi mangaların, kümes hayvanı ve koyun-keçi yetiştirdiği söyleniyor.
Elbette tarım da var. On yıl önce Kandil’e gittiğimde, röportaj başvurularını yapmak üzere ilk önce başvurduğum misafirhanenin bahçesi vardı ve biraz uzakta büyükçe bir tarlalarının olduğunu söylemişlerdi. Burada da, bir manganın ihtiyaçlarını fazla fazla karşılayacak bir bahçede değişik sebze ve bostanın ekilişine şahit oldum.

“Geri çekilen gerillayı, neolotik tarım bekliyor”, diye bir espri yapacağım ama buna kimse gülmez. Zaten gerilla, yıllardır doğa ile dost olarak yaşıyor ve yenilebilecek mantarlar, kimi otlar ve meyvalarla hayatını idame ettirmeye çalışıyor ve halen de öyle yapıyor. Elbette bunun yeterli olmadığı birçok ihtiyaç, parayla satın alınıyor ve ulaşımın elverdiği ölçüde araçla, diğer yerlerde sırtta taşınıyor. YARIN: Dağda ilk sabah...

HÜSEYİN AYKOL(Özgür Politika)