Kurmes Dernegi Resmi Web Sitesi

Dağda ilk sabah

Dağlarda kaldığım bir hafta içinde, sanırım 300’e yakın kişiyle tanışma ve görüşme imkanım oldu. Gittiğim her yerde, beni tanıyan insanlar çıktı. Televizyon, insanı meşhur ediyor olmalı. Ama en çok da, ben sizi 10 yıl önce Kandil’de görmüştüm diyenler oldu.

KANDİL İZLENİMİ -2

2 Şikeftteki gerillalar haberleri önce çerez, sonra da meyva eşliğinde izlerken, ben uzandığım yerde, uyuyup kalmışım. Gece arasıra uyandığımda, nöbet değişimlerini duydum ve sonunda saat 06:00 gibi, herkesle birlikte kalktım ve ocağın başına gittik. Oraya yeni gelen bir grup gerilla ile selamlaştık. Bir yerden gelmişlerdi ve bir yerlere gideceklerdi. Alım noktasının aracı onları belirli bir yere kadar götürüp, bırakırken, ben kameriyeye geçtim ve hazırlanmış kahvaltıya yumuldum.

Buralarda yemek buldun mu, kaçırmayacaksın. Daha sonra, nerede, nasıl bir yemek bulacağın meçhuldür, gibisinden uyarılar oldu. Ancak ben her gün üç öğün yemeğe rastladığım gibi, yemek saatleri değilse bile, istersen sana hemen yiyecek bir şeyler hazırlıyorlar, gittiğin ‘alım’ noktalarında. Bu noktalar, gerillaların ve misafirlerin (gazeteciler ve oğlunu ya da kızını ziyarete gelmiş gerilla aileleri) sevk edildiği yerler olarak, neredeyse 24 saat boyunca hizmet veren yerler.

Dünden beri, kameriyede süren bir muhabbet var. Bir ayağı sarılmış bir gerilla aramızda. Onun hakkında konuşuyorlar, herkes gülüyor. Hatta arkadaşlarının omuzlarına asılarak ve tek ayağı üstünde zıplaya zıplaya yürüyebilen gerilla bile bu konuşmalara katılıp gülüyor. Kürtçe konuştukları için söylenen herşeye vakıf olamıyorum ama konuşmaların daha çok yaralanan arkadaşlarının acısını hafifletmek üzere yapıldığını düşünüyorum.

Daha sonra, yaralı kişinin olmadığı bir ortamda olup-biteni öğreniyorum. Bu gerilla, eğitimini yeni bitirmiş kişilerden biriymiş. Eğitim sonrasında, öğrenim durumunun belli olması ya da bir nevi kutlama olarak savaş oyunu oynanırmış. Eğitim devresi, kadınlar ve erkekler olarak ikiye ayrılmış ve birbirine karşı sızma harekatı düzenlemişler. Erkekler, kadınları bulundukları yerde, uyurken yakalamışlar. Erkekler, kadınlara “teslim olun!” diye bağırdıklarında, kadınlar yastıklarının altına gizledikleri silahlarıyla karşı koyunca, erkeklere oradan kaçmak düşmüş.

Topallayan gerilla

Söz konusu kişi, çok büyük bir telaşla kaçmaya çalışırken de, ayağını çok fena burkmuş. Ayağına hemen müdahale edilmiş. Büyük ihtimalle ayak yerine oturtulmuş ama işi garantiye almak üzere hastaneye götürülmek üzere, ilgili aracı bekliyor şimdi. Kendisi hakkında konuşulanları dinlerken, önce kızarıp-bozarıyor ama sonunda o da, şakalaşmalara dahil oluyor. ‘Ava giderken, avlanmış‘ bir gerilla olarak, savaşçı yaşam öyküsüne eksi bir puanla başlıyor ama aslında dostlar arasında olduğunun farkında ve çok mutlu...

Bu konuda hiçbir yetkiliye sormadım. Sorsam da somut rakamlar vereceklerini sanmam ama gözlemlerime göre gerillaya katılım sürüyor. Bu konuda, çarpıcı hikayeler dinliyorum ve duyuyorum. İşte eğitim devresini bitirenlerin verdiği bir ‘fire’ olarak yukarıdaki hikayeyi dinlediniz. Katılımlar, genellikle genç yaşta ve özellikle Rojava’dan oluyormuş. Bir gün, Rojava’dan Ermeni bir baba, kızını almış gelmiş. “Size emanet!” demiş, bizim orada kalırsa, ziyan olacak.

Bir başka yerden, annesi getirmiş çocuğunu. Alım noktasında, “Anne, artık sen gidebilirsin. Biz, onu birliğine ulaştırırız”, demişler. Anne, “hayır” demiş ve çocuğunun kalacağı birliğe kadar, onlarla birlikte saatler ama saatlerce yürümüş ve çocuğunu birliğe kendi elleriyle teslim ettikten sonra, gönlü rahat olarak geri dönmüş. Bu öyküleri dinlerken, aklıma Bekaa günlerim düşüyor.

Gerillaya katılımın nedeni

Bundan 20 yıl önceydi, Türkiye’deki belli başlı gazetelerin en ünlü gazetecileri Bekaa’ya gidip, Öcalan ile röportaj yaptığı bir dönemdi. Ben de, gazetemiz Yeni Ülke yönetiminin talebi üzerine, oraya gitmiş ve kendisiyle konuşmuştum. Sorduğum en can alıcı sorulardan biri şöyleydi: İnsanlara ne diyorsunuz da, bunca insan, ucunda ölüm de olan bu mücadeleye katılıyor?Bunun üzerine, Öcalan, bana PKK’nin temel felsefik yaklaşımlarını-söylemlerini uzun uzun anlattıktan sonra, “Aslında bizim çağrımıza kulak verenlerden çok daha fazla insanı, devlet uyguladığı politikalarla kendisi bize gönderiyor” demişti. Gerçekten de bu büyük tespit, halen hükmünü sürüyor. Nitekim Diyarbakır’da, Şubat 2013’te polisin zırhlı araçla ezerek öldürdüğü Şahin Öner ile aynı lisede okuyan arkadaşı da son günlerde gerillaya katılanlar arasındaymış.

Sabah kahvaltısı bittikten sonra, oradan ayrılmakta olan ikinci ya da üçüncü araca beni de çağırdılar. Böylece yolculuğumuz başladı. Araç, kimi yerlerde duruyor ve birkaç gerilla ya da benim gibi sivil kıyafetli kişiler iniyordu. Sonunda ben de, bir yerde indirildim. Bir süre sonra gelen bir gerillanın eşliğinde uzunca bir yürüyüş sonrasında bir mangaya ulaştım. Ortalıkta herhangi bir ‘tesis’ yoktu ama zaman içinde çay ve ardından da yemek ‘servisi’ başlayacak ve böylece birçok kişiyle tanışacaktım.

Dağlarda kaldığım bir hafta içinde, sanırım 300’e yakın kişiyle tanışma ve görüşme imkanım oldu. Gittiğim her yerde, beni tanıyan insanlar çıktı. Televizyon, insanı baya meşhur ediyor olmalı. Ama en çok da, ben sizi 10 yıl önce Kandil’de görmüştüm diyenler oldu. Önce tanış bakışlar, biraz sohbet edince, hatırlamalar falan. Gittiğim her yerde, özenli bir misafirperverlik gördüm. Yemekte şu ya da bu eti, baharatı sevip sevmediğimi sorup, yemeği bana uygun yapma arayışı hep vardı.

Öyle baktığınızda hiçbir şey gözükmeyen; ancak bulunduğumuz açık hava kameriyesine gelenlerle, en az 30-40 kişinin yaşadığı ortaya çıkacak yerin, “Gurbetelli Ersöz Basın Akademisi” olduğunu öğreniyorum. Burada, yapacak bir işim yok. Benimle görüşmeyi kabul etmesi halinde, konuşacağım kişinin vereceği randevuyu bekliyorum sadece. O yüzden olsa gerek, akademidekiler, bana tarlaya gitmeyi öneriyorlar. Hemen şurada, denilen yere doğru yürümeye başlıyoruz.

Hemen şurası ha!

Oraya gitmeyi düşünen gazeteci arkadaşları uyarıyorum: “Hemen şurası” lafına aldatmayın. Yürüme konusunda kendinize güveniyorsanız, size teklif edilen ‘turistik’ gezilere icabet edin. Zorunlu olarak gidilecek yerler ise, zaten yapacak başka bir şey yok. Sanıyorum bir saatlik yolu aştıktan sonra tarlada çalışan gerillalara ulaşıyoruz. Verilen molada, hep birlikte çaylarımızı içip, güncel konularda sohbete dalıyoruz.
Etrafı domuz gibi vahşi kimi hayvanlara karşı tel çitle çevrilmiş tarladaki işin, o günkü bölümü bittikten sonra, geri dönüş yolculuğuna başlıyoruz. Gerillaların yarısı kadın. Onlar önden gittikleri için, onları takip etmeye çalışıyorum. Ama nafile, onları da yavaşlattığım için onlar, basıp gidiyorlar. Ben, bana eşlik edenlere, benim yüzünden, birkaç kez mola verdirdikten sonra, mangaya dönüyoruz. Sonra akşam yemeği, ardından televizyonda haber dinleme ve ardından, uykuya geçiş. Gün rutin ama karşılaşılan kişilerin her biri ayrı bir dünya.
Bizim gibi, dışarıdan gelenler, misafir olanlar, nasıl olsa geri döneceğiz, diyerek yaşadığı için, bir hafta-on gün bize çok gelirken; onlar kendi evi olarak benimsedikleri bu yerlerde olmaktan mutlular. Yirmi yıldan beridir dağlarda olduğunu öğrendiğim bir gerillaya soruyorum: “Hani, artık bitse de köyümüze dönsek diye düşündüğün olmuyor mu hiç?” En az 50 yaşında olduğunu tahmin ettiğim gerilla, “Kim istemez, kendi evinde olmayı” dedikten sonra, “Şu barış sürecinde yaşananlar bile, beni-bizi evimize çağırır halde değil! Böylesi koşullarda biz ne yaşarız, biz bu koşullara isyan ettiğimiz için buradayız zaten” diyor.

Geceyi, yine dışarıdan asla fark edilmeyen bir şikeftte geçirdikten sonra, erkenden kalkıp, kameriye olarak kullanılan yere çıktığımda, manga sorumlusu ile akademide bulunan diğer misafirlerin orada olduğunu görüyorum. Çay ocağın üstünde fokurduyor ve hemen kahvaltı örgütleniyor. Yemek işleri, nöbetçinin görevi ama öyle illaki her şeyi nöbetçi yapacak diye bir şey yok. Manga komutanının hazırladığı çayı yudumluyor ve kahvaltıyı koyu bir sohbet eşliğinde götürüyoruz.

Kadın ve erkek gerillalar
Sohbet devam ederken, misafirler de dahil olmak üzere, tıraş olmaya, banyo yapmaya gidenler oluyor. Evet, her yerde tuvalet ve banyo sistemi var. Bulunulan yerler, ya suya çok yakın ya da hortumlarla taşınıyor. Gerekiyorsa su depoları var. Artık buraları tanımaya başlıyorum. Her noktada yemekhane haricinde yatakhane ve yapılan işe göre çalışma yeri olarak kullanılan şikeftler var. Aynı bölgede kadınlar ve erkekler birlikte faaliyette bulunuyorlar ama kadınların sadece yatakhaneleri değil, genelde örgütleri de ayrı. Hani şu tarla işi gibi, bazı işlerde ortaklaşa çalışsalar da, emir-komuta zincirleri kesinlikle ayrı ayrı...

Akademide öğle yemeğini yedik, keyif çayı gelecekti ki, bizi çağırıyorlar. Buranın misafirlerinin yolculuk vakti gelmiş. Bir süre yürüyüş sonrasında araca biniyoruz. Araçlar, yürüyüş yollarını kısaltmış, ancak araç, arazide ilerlediği için müthiş sarsıyor. “Böbrek taşını düşürmek isteyenler, bu araca binmeli” diye kendi aramızda şakalaşıyoruz. Bir başkası, valla bu araç, insanın böbrek taşını değil, böbreğini de düşürüz, diye atılıyor.

Keyfimiz yerinde, çünkü talep ettiğimiz kişiyle görüşmeye götürülüyor olmalıyız. Notlar gitmiş ve cevap olumlu gelmiş sanırım. Bir yerde indirilip, yine yürüyüşe geçiyoruz. Uzunca bir zaman sonrasında bir grup gerillanın arasında Mustafa Karasu’yu görüyorum. Büyük bir samimiyetle beni kucaklıyor. En azından 20 yıllık bir tanışıklık var aramızda. Kısa bir selamlaşmanın ardından, işlerinin çok yoğun olduğunu söylüyor ve benim için başka yerlerdeki kişilerle görüşebilmem için hazırladığı notu veriyor. Kızmam mümkün değil; çünkü görüşme talebi ondan değil benden geldi ve her birinin kendi gündemi ve çalışması var ama yine de bir hayalkırıklığı söz konusu. Güneş batmak üzere ve benim için tekrar yollara düşme zamanı... YARIN: Kendini evinde hissetmek!

HÜSEYİN AYKOL(Özgür Politika)